Archive for 2014

Berkin

Ne öyle istiyoruz diye kimsenin "ah"ı tutacak, ne "bu acıların bir karşılığı" olacak kendiliğinden. Bunu bir daha oku; hiç bir şey olmayacak kendiliğinden.

Kimi 'gebersin' diyecek kimi 'devrim şehidimiz' diyecek bi' damla çocuğa. Kendi kutsalına ibadet etmeye devam edeceksin öbürünün kutsalına tükürürken.

Tek hayat var. Rüzgar tek, yağmur tek. Dünya'nın değerleriyle bir hayat kuramayacağız. Çocuklar hep ölecek.

Şiir koysam çok mu şey olur ya blog? Neyse koydum artık.

İstanbul'a yeni taşındığımızda yazmışım. Aralık 2010'da...

Havalar Sular Buralar

Şimdi ben o dünyalara çok uzağım

O dünyalar da bana dünyalar kadar uzak
Şimdi ben geliverdim bilmediğim buralara
Bu aralar buralar ne güzel!
Bu soğuyan hava ne güzel!
Oralarda da soğuyor hava
Bu hava o hava kadar soğuk
O havadan güzel

Havadan sudan konuşuyoruz her gün

Bir kaç saat havadan
Bir kaç saat sudan
"Hava kirleniyor hala akşamları"
"Sular klor kokulu" diyoruz
Sularken birlikte bedenlerimizi, yumuşak
Banyo küçük; ama yumuşak
Elleri yumuşak
Hayat yumuşak
Buralarda

Annem Sinema Öğreniyor

Bu da aşağıdaki kadar sevimli başka bir kısa filmimiz. 2007 yapımı imiş,  simdi öğrendim ben de. Yazılar bitene kadar izleyin :)


Ben o videoyu hiç izlemedim.

Ali İsmail'e vuranlar, vuranları kollayanlar, vuranlara hak verenler. Ali İsmail'e ölümü hak görenler. Avukat olmuş, doktor olmuş, vali olmuş, başbakan olmuş ama insan olamamışlar. Dün polisin destanını amentü gibi ezberlerken, bugün herkesin acısı anlama masalı uyduranlar. İnsanlıktan nasibini alamayanların başını çektiği, bu elini kanla yuğan düzene payanda olan herkes.

Benim sizler için hiç bir umudum yok; güzel yarın düşlerimde hiç birinize yer yok. Ben sizinle konuşamam; size eşitlik, size özgürlük size insanca yaşama hakkı anlatamam. Sizin insanlığınızı her birinin ardına koyduğunuz bütün o öncelikleriniz benim için çok afedersiniz ama s*çtığım b*ktan değersiz. Ne kamu malınızın, ne kamu görevlinizin ne de kamu düzeninizin gözümde bir kıymeti harbiyesi var.


Ben o videoyu hiç izleyemedim. O karanlık sokağa hiç bakamadım.


Sizse şimdi bu coğrafyayı o karanlık sokağa dönüştürmeye çalışıyorsunuz. Sopa sizde çünkü. Abanızın altına saklamaya bile hacet görmeden ayan beyan can alıyorsunuz, adaleti tekmeliyor, insanlığı öldürüyorsunuz.


Şimdi bu yazıyı, "ulan ya bi' gün o yel sizden esmezse, ne olacak o zaman?" falan diye bitiresim vardı. Ama bugün çok yoruldum. Bir çay koyucam şimdi izninizle.


Daha umutlu yazıları sonra yazalım...




Çok güzel mini-belgesel

Bence baştan aşağı çok güzel olmuş. Klasik deyimiyle, tüm emeği geçenlerin eline sağlık.



Muzun patatesten ucuz olduğunu öğrendiğim gün hakkında

'Patates bulamıyorlarsa muz yesinler' - Türkiye Müdürlüğü, 2014 - 

Bugün çok etkilendiğim bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Olay şöyle başladı: Deniz'le pazara gitmeye karar verdik. Öncelikle Paşa meydanındaki Saadet Partisi, AKP ve Kocamustafapaşa Dayanışması eylemlerini gözlemledik. Bir grup genç de belediye başkanını istifaya davet ediyordu.

Saadet Partisi'nin adayı nur yüzlü bir amcaydı. Ayrıca, projeleri arasında hayvan ambulansı da vardı. Bir kediyle yaşadığım için etkilendim. Sonra Belediye Başkanı'nın istifasına destek için imza atıp dayanışma tarafına gittik. (Bu arada üzerimde de 'Accept existence or expect resistence' yazan sweatshirt'üm vardı. Acayip isyankar ve ergendim yani. Tabi pazara gidiyorum o ayrı.) Ardından hemen bir siyasi tahlil yaptım ve şöyle düşüdüm: Meydanların ülkenin gerçek gündemini yansıtabilmesi ne güzel. Darısı Taksim'in başına.

Sonra ara sokaktan pazara girdik. Anarşist ruhlu olma iddiasındaki bir sosyete olduğumdan, uzun süredir pazara gitmediğimi farkettim o sırada.

Pazar kalabalık değildi. Deniz 'çünkü pahalı' dedi ve anne tribiyle her şeyin pahalı olduğunu söylemeye başladı. Ben sebze ve meyve fiyatlarından pek anlamadığımdan, bir kilo sebzeyle kaç öğün yemek çıkacağını ve bir ailenin ortalama sofra masrafını hesaplamaya çalışıyordum. Ve işte o sırada, pazarın sol sırasında patatesleri gördüm. '5 TL' yazıyordu. Kilosu hem de. Acayip şaşırdım. Şoklar bununla sınırlı değildi tabi...

Malum, gerçek göreli olarak oluşuyor. Yani patatesin fiyatının pahalı olma algısı sadece patetesin fiyatı tarafından oluşmuyor insanın aklında.


Daha sonra muzu gördüm. Muzun pahalı olması algısı ise sanırım 20 sene öncenin çocuklarında kaldı. Ama o algı çocukken yerleşince bir kere gitmiyor işte...

Muzun, mutluluk veren hormanlar salgılattığına dair bir yazı okudum geçende. Ama muzu bu kadar güzel yapan şey, sadece bu hormonlar değil, bir de aklımızdaki o 'pahalı ve zor erişilir' meyve algısı bence. Diyeceğim odur ki, muzun kilosu 3 TL idi. Evet, patates muzdan pahalıydı. Yok artık!

Patatesin muzdan pahalı olduğu bir dünyadayız artık arkadaşlar. Ne kadar uzun sürer bilmiyorum. Belki konjonktürel bir şey (hala kabullenemiyorum gördüğünüz gibi) ama pazardaki genel yerleşimi de etkilemiş. Örneğin, eskiden yer seviyesinden biraz üstte çuvalla satılan, çokça toz toprak içindeki patates, artık önemli bir yiyecek olarak diğer pahalı arkadaşlarıyla aynı seviyede ve temiz bir şekilde tezgahlarda yerini almış. Deniz, 'patates hakettiği yere geldi' dedi.


Şu anda, Küba'da yaptıkları gibi Muz'dan çeşitli yemekler yapmak, patates yemeği yapmaktan daha ekonomik durumda. Yani bir devlet büyümüğüz çıkıp 'Patates bulamıyorlarsa muz yesinler' diyebilir durumda. Durun bakalım, daha neler görecez şu ömrü hayatımızda.


Efendim, patates ve muz üzerinden anlatmaya çalıştığım bu hikaye, aslında sebze ve meyve arasındaki hiyerarşiyi de etkilemiş. Fasulyenin kilosu 10 TL iken, Kivi'nin kilosu 3 buçuk TL örneğin. Dünya tersine dönüyor diyenler doğru söylüyor. Deniz, 'AKP sayesinde yerde yetişen sebzeler dalda yetişen meyvelerin üstüne geçti' dedi. Sonra eve döndük. Akşam oldu. Şu an biraz alışmaya başladım. Ne patatesmiş arkadaş.

Maddiyatın esiri olmadan
Kimseyi kimsenin üstüne koymadan
Bir hayat kurabiliriz.
Ve kurduğumuz hayatı aşkla yaşayabiliriz.

Sıkıntı

Siyaset her tarafımızı sardı. Ve bu saran şey o kadar pis bir şey ki, ilke namına, dürüstlük namına hiçbir şey tanımıyor. Apolitik bir mesaj vermeye çalışmıyorum. Sadece, bu yoğunluğu biraz azaltmak istedim ve birkaç gündür twitter'dan takip ettiğim siyasi mesaj veren çoğu şeyi sildim. Gün içinde çok haber okumadım ve ilgilenmedim. Günde bir kez gazete okumaya devam ediyorum.

Bunu yapmama sebep olan havalı şey, kocaman bir evren ve sonsuz bir insanlık mirası varken, bu kadar uzun süre siyasete saplanıp kalmanın hayatımı nasıl etkilediğini biraz daha iyi anlayabilmek için ufak bir testti. Biraz uzak kalırsam, neyin içinde olduğumu daha iyi anlayabilecektim. Bunu yapmama sebep olan - sanırım - gerçek olan şey ise sıkıntıydı. Sıkılmıştım.

Bu birkaç günde sürekli bir şeyler olmaya devam etti. Memlekete dair biraz çoğunluğu olan, mecliste olabilecek hiçbir gruptan bir şey beklemiyordum. Belki Kürt hareketinden bir şey çıkar ümidiyle oraya bakıyordum. Ama siyaset siyasetti. Kürt hareketi de öbürlerine benzemişti. Aslında, sıkılmak için daha çok sebebim olduğu anladım. En azından birkaç mail, whatsapp mesajı, retweet, birkaç fav, biraz da tweet bana bir bir şeyler yapıyormuş yanılgısı yaratıp önce öfke duymamı sonra da bu öfkeyi boşaltmamı sağlıyordu. Aslında, boku yemiştik.

Şu an çok sıkkınım. Çok büyük bir dünyam yok, sanatla besleyemiyorum. Yanımda duran İhsan Oktay Anar'ı biraz okuysam rahatlıycam belki, ama yapamıyorum... Sıkkınım çünkü.

Yine bu ruhaniyette, çok sıkıldığım başka bir zamandı. Evde tek başıma 9 günlük bir tatil geçirecektim. Bir arkadaşım bana Murat Uyurkulak diye bir adamdan ve Tol'dan bahsetmişti. İki gün içinde okudum kitabı. Kitap çok sıkıcıydı. Yanlış söylemeyeyim; kitap etkileyici ve akıcıydı. Ama çok sıkıcıydı. Sıkıldım okurken. Sonra 9 günlük tatil boyunca da sıkıldım.

Kendisi yazarken sıkıntının acı ve öfke ile ilişkisine (belki de hiyerarşisine) dair bir şeyler söylemiş:

“Çünkü sıkıntı öldürür. Ve ama sıkıntı öldürüyor. Acı ve öfke değil, ama sıkıntı öldürüyor. Çok geçici, anlık, masum, makul olabiliyor sıkıntı,
ama öldürüyor. Sıkıntı eğlence istiyor, tatil istiyor çünkü. Tatil çoğulluğa, çoğulluk gövdelere, yeni kelimelere, yeni yüzlere yol açarak öldürüyor. Sıkıntı davet ediyor, açıyor. Acı ortak olmayanı defediyor, kapatıyor. Sıkıntı çözüyor, öfke bağlıyor. Sıkıntı plan program demek çünkü. Program yazlıklara savuruyor, sayfiyelere, yumuşak içkilere, pahalı yemeklere yol açarak çözüyor. Acı kendi yasasını durmadan fısıldıyor, öfke hatırlatıyor oysa: dağılmayın, unutmayın, yetinin, oturun oturduğunuz yerde. Ama sıkıntı savuruyor, parçalıyor, gebertiyor. Sıkıntı kutlamalar, şenlikler istiyor çünkü. Sıkıntı ille de dans diyor, kahkaha diyor, acının da öfkenin de içini boşaltıyor. Acı ve öfke korkuyu yeniyor, sıkıntı okşuyor. Sıkıntı arzuyu kaşıyor, acı ve öfke terbiye ediyor. Acı değil, öfke değil, sıkıntı öldürüyor.” - Murat Uyurkulak, Tol.
Not: Tol'dan diğer alıntılar burada: http://hazineler.blogspot.com/2009/09/tol.html
Bu arada Bazuka adındaki hikaye kitabını beğenmedim. Har iyiymiş.

Huzur

Akşam akşam aklıma geldi. Bir arkadaşım, Tanpınar kitabına isim verirken, kitabı bitirenin 'sonunda' diyerek tadacağı duyguya itafen adını 'Huzur' koymuş demişti.

Tanpınar bir ara çok meşhur oldu, sonra meşhur olan güzel şeylerin başına gelen o ilgisizliğe geri dönüldü sanki. Ya da benim çevrem iyice edebiyattan uzak bir yer haline geldi. Bilemiyorum. Oysaki ben entelijansın göbeğinde büyüdüm, büyükbabam hep Ahmet Hamdi'den pasajlar okurdu. (Mesela.)

Bir ara Alkım halkımıza edebiyatı sevdirmek için K diye bir dergi çıkarmıştı. Orada Tanpınar'ın hep başkalarının karılarına aşık olduğunu, doğucular için batı özentisi, batıcılar tarafından oryantal bulunarak bir türlü Huzur'a eremediğini yazıyordu. Alkım bir ara halkımıza edebiyatı sevdirmek için K diye bir edebiyat magazini çıkarmıştı. Eğlenceliydi bence. Kitaplık diye başka bi dergi vardı okurken hep sıkılıyodum mesela. Bi tane daha edebiyat dergisi vardı adını bile unuttum.

O tip sıkıcı gözüken dergilerden bir tek Cogito güzeldi. Onu da sonra anlatırım inşallah.

Blog Yazmak

Bir ara Blogger'lar cool'du. Hala cool olduğunu düşünenler vardır muhakkak. Çoğu blogger'ın işe yaramaz hayatlarına bir renk getirmek için bu işi yaptıklarını düşünüyorum. Ön yargım var.

Arada iyileri de var tabi. Ama bir insanın kendini blogger olarak tanımlaması için üç kere düşünmesi lazım. İşini blogger olarak tanımlayabilmek için ise, kesinlikle sadece blogdan kazandığı parayla hayatını sürdürebilmesi lazım.

Burası blogger'ların yazdığı bir yer değil. Blog açıp mutlu olamayacak kadar büyüğüz. Birikmiş potansiyeli aktarmak için yazmayı seçtik. İnşallah işe yarar. Özetle bu kadar.

Blogger tarafından desteklenmektedir.